paltomunastarınakaçanlar

Keşke paltomuzun cebindekiler sadece yürüdükçe dizlerimize çarpan madeni paralar olsaydı. Yırtılan astarlarımızı ters yüz edip bir şekilde onları çıkartmanın yolunu buluyoruz ne de olsa. Ya diğerleri? Ya yürüdükçe dizlerimize çarpan anıların seslerini nasıl bastırmalı?
flebur:

kick out of time

flebur:

kick out of time

bookmania:

from Invisible Monsters by Chuck Palahniuk

bookmania:

from Invisible Monsters by Chuck Palahniuk

I have found it easier to identify with the characters who verge upon hysteria, who were frightened of life, who were desperate to reach out to another person. But these seemingly fragile people are the strong people really.

Tennessee Williams (via ungathering)

(Kaynak: cartographe)

emmafatty:

nothing to writing (by maria perry)

emmafatty:

nothing to writing (by maria perry)

Yine karşılaştık ha. Nasılsın? Neden yüzüme bakmıyorsun. Anladım, dargınsın bana. Değil misin? Sen  kızmıyordun artık değil mi? Tamam, önemseme meselesine bağlamayacağım, korkma. Biliyor musun? Artık önemi yok diyemeyen bir adam tanıdım geçenlerde. İnsanların ne hissettiklerini ve ne düşündüklerini o kadar iyi hissederdi ki karşıdan, bu durum onu insanlara karşı daha hassas ve savunmasız kılardı. Başını kaldırdın sonunda.  Sözlerime gülmek için olsa gerek, şayet dudaklarında alaycı kıvrımlar görüyorum.  Ya da acıdın ona, ya da kızdın, kim bilir. Ama dur, yolda giden adamın düğmesinden sarkan ipliğe küfretmek senın için daha akıllıcadır. O küfretmezdi, bir topluluğun içine girer girmez sus pus olurdu. Onun insanları çepeçevre saran diğerkamlığı, kendine karşı acımasız bir yargıç kesilmesine sebep olurdu. Onların gözünden kendi cezasının hükmünü verirdi. Karar verdi. Ondan bir şey beklememelerini sağlaması gerekiyordu.  Susup dinlemek, sadece dinlemek ve öylecene durup seyretmek lüksüne herkes sahip değildi ne de olsa! Bilirdi. insan içine çıkmayagörsün sürekli dürterler, yüzlerini gere gere sırıtırlar, sürekli ses çıkarmanı isterlerdi. Ya da tam tersi, uzaktan bakıp bakıp kınarlardı bu sükutu. Nasıl olsa yazdıklarını sessizce okuyabilecek birileri mutlak çıkardı. Sen de denedin mi hiç küçükken içinden konuşmayı? Tahmin etmiştim zaten, ben de bir türlü beceremezdim. Dudaklarını kıpırdatmadan konuşmayı insan yaş geçtikçe, kendine kendine konuşacak vaziyetler yaşadıkça öğreniyor demek.  . Anladım, dargınsın bana. Değil misin? Sen  kızmıyordun artık değil mi? Karar verdi.

Dil: 21 senelik. Yer yer pürüzlü ve kırmızı, “s”leri peltek telaffuz etmekten usanmış, ömrünün geri kalanını hiç olmazsa peltek olmayan biriyle geçirmeye hevesleniyor. Paslarının silinmesi uzun vadeli hedeflerinin arasında.

Öldüğümde cebimdeki organ bağış kartını bulanlar:

“adama bak, sırf minibüsleri beleşe getirmek için, vay be.” Diyecekler. Kimi bir zamanlar sevdiği erkeğe kendini tutamayıp hislerini açacağı korkusuyla kestiği efsanesini ballandıra ballandıra anlatacak, kimisiyse geçen kurbanda yaptıkları koyun dili ızgaranın lezzetinden dem vurarak konuyu kapatacak.

Belki de dilimi kesmeden önce kırmızı bereli, sakallı ve kirpikleri uzun bir adam sevmeliyim. Beresini gözlerine kadar indirmeliyim. Cehennem kendini sese vurmadığında harlanır.

…Köpek ayakkabımın burnuna bastı. Gözleri kanlanmış, patileriyle baldırlarıma vurdu. Yolda bir kadın çorabı.çiftsiz. dizaltı. Baş parmağı delinmiş. Köpek eğilip çorabı dişlerinin arasına aldıktan sonra koşarak uzaklaştı. Palyaço Erkan’ın söylediği sözler anons edildi valizlerimizi beklerken: “Elohi lema sevaktani. Elohi lema sevaktani. Bekleniyorsunuz.” Zebur tevrat ve incil hatmetmiş palyaço erkan. Şekerleme satarak geçinir. Gölge vuran duvarlara yaslanır, poz verir, ölümsüzleşir. Çaresiz hissettiğinde:” Niye ben tanrım?” der, dövünür, ağlar. Gözlerinin etrafındaki boyalar dudağının kenarlarında hep birikir. Yeni çıkan sakallarına bulaşır. Sakalları kırmızı çıkar. Mahallenin çocukları palyaço Erkan ağlayınca dudaklarının da kanadığını zannederler. Palyaço Erkan dövünür, ağlar. Tanrıyı ağlatıp acısını ondan çıkarmamayı seçer. Tanrılığa çoktan alışmıştır, insan tarafını da küçümsemeye alışmıştır. Ne de olsa, bir kere insan olmayı reddettin mi poz verecek gücü bulamazdın kendinde. İzmir’in dar sokaklarından birinde tahta bir evin verandasında Metin ona yağlı kartlarla fal açardı. Elini palyaço Erkan’ın kıllı eline bastırır, bacak bacak üstüne atar, gözlerini kırpıştırır, pencere önündeki menekşeye burnunu dayardı. Hepsi gelecekten dem vurma çabasından ötürüydü. Kıvranırdı. Şimdiyi yaşayamazdı. Metin palyaço Erkan’ı öpeyim dese, kıyamet kopardı. Belki kopmazdı. Şimdiyi gözleriyle görmekten, yaşamaktan korkar , geleceğe sığınırdı. Geçmişte yaşadığı onca şey de şimdiki zamanlarda açtığı gedikleri sıvamada birebirdi. Bu yüzden bilinçaltı insanın şimdide kudretsiz kaldığında paçayı yırtmasından başka bir şey değildi. Kötüyse dünden, iyiyse yarından bilinirdi duvarları insan ismiyle ve resmiyle dolu o kafede. Bir tek palyaço Erkan’ın resmi duvarda yoktu. İsmi de. Çünkü palyaço Erkan ağlamayı severdi. Ağlayabilenler çaresizliğini kabullenenlerdi. Çaresizliğini kabullenenler poz verebilirlerdi. Kafenin duvarlarında ise hüznün değil gülücük dağıtan yüzlerin pozları vardı. İsimlerin kalp içine alınmışlığı vardı. Minderler yumuşak, lambalar buğuluydu. Palyaço Erkan’ın dudakları vişne çürüğü rengine bürünür, kartların kokusundan içi kalktıkça dudaklarının kenarları daha da kızıllaşırdı. Kızıllaşırdı. Kızıl olurdu. Bir müddet oturur, sonra dayanamaz konuşurdu.” Fal baktıramayacak kadar geveze etmiş çaresizliğim beni.” derdi. “Kendi falıma kendim bakıyorum Metin. Aslında bu farkındalık ki suçumu daha da ağlanası kılıyor. İtiraf etmek beni ağlanasımla yüzleştiriyor. Kendi falıma bile kendim bakıyorum.” Derdi ve menekşeyi koklardı.

Korku

…Otobüs tümsekten geçerken kızın kafası cama çarptı. Aldırmadı. Gözü elimdeki not defterine takıldı. Yazmayı bırakmadım. Okuduğunu bile bile, izlenerek yazdım. Yazarken okunsan ne çıkardı? Ha şimdi, ha sonra.  Ne kadar süre geçti bilmem, sonra  elinde yer yer yırtılmış ve lekeli birkaç parça kağıda başını eğdi.  Tanımıştım onu. Burada artık size açıklamam gerekiyor değil mi o genç kızın  kim olduğunu? Çözüm bölümüne geçmek ister misiniz? Her neyse.

“ Bendim. Ta kendimdim.” desem:

“ İnsan hiç kendiyle bir belediye otobüsünde karşılaşır mı?” diye içinizden geçirir bana gülersiniz.  Hele o kadar sene sonra orayı mı buldunuz karşılaşacak diye şaşırırsınız.-Neden sizin yerinize düşünürüm yıllardır bilmem.- Yine de insan itiyadlarından vazgeçemiyor işte. Hem vazgeçsek nasıl kesişecekti yollarımız?  Dahası insan kendiyle saat beşi vurduğunda karşılaşır. Apar topar karşılaşır.  Karşılaşmakla kalmaz, kendine yazarlık taslamaya bile kalkışır. Karşısındaki okuyucunun onu anlamayacağından o kadar emindir ki,  bu fermuarı pot pantolon giymiş yaşlı kadına tepeden bakar. Önce şaşırır kendi pantolonuyla benzerliğine. Sonra ötekinin solgunluğunun yanında ışıdığının farkına varıp haince gülümser. Yazan ve okuyan. Hiç ayrılmamıştır ki bunca zamandır.  Halbuki beni tanıyacak kadar yaşamamıştır. İçi acılaşmamıştır henüz. Bilirim. Kendi dramasını yaratmaya çalışarak hayatı öğrenmeye çalışacak kadardır suni kahramanlıkları. Kalem tutan eli havalanmamıştır az sonra avlanacağını, vurulup düşeceğini bile bile. Vücudunda henüz izler yoktur.  Aşka bulduğu son tanım: “Birlikteyken birdenbire aptallaşıvermemize rağmen birbirimize katlanabilmektir.”dir  En acısı henüz saçları vardır ve ona fazlasıyla kafasını takmıştır. Saç tellerini çiğner. Kütür kütür.  Yutacaktır. Yine de onu gördüğümde ben sana demiştim demedim. Bıraktım ki yazsın. Başıma ne geleceğini bile bile beklerdim hep. Bu sefer  de ne yazacağını bilmeme rağmen onu okumamdan ne çıkardı. Bazen insan kendine kıyak geçmeli…